İçimizdeki “ordu”

January 25th, 2010 by

[Yazarın Notu: Bu yazı “Pis Hikaye” sergisindeki işleri ve sanatçıları temsil etme amacı ile yazılmamıştır ve sergideki işlerden biri olarak okunmalıdır.]

1. “19 Ocak”da, daha doğrusu 23 Ocak 2007’de TC’nin mermerinde bir çatlak oluştu. Çatlağın bir yakasında Hrant’ın cenazesinde biraraya gelen 100.000’den fazla kişinin “siyahlara bürünmüş vakur bir sessizlik içinde”[*] ortaya koyduğu “hakiki” bir eylem, öteki yakasında ise “düzen elden gidiyor” diye haykıranların bir araya getirtildiği bayraklı Cumhuriyet mitingleri var. Ancak şunu unutmamak gerekiyor: Hrant’ın cenazesinin “hakiki” bir eylem olarak kalması ve toplumsalı dönüştürücü bir etkinliğe bürünebilmesi, çatlağın sol yakasında duranların, yani özgürlük ve eşitliği düstur edinenlerin bu şiirsel eylemin hakikatine sadık kalarak eylemin etik ağırlığını ve şiirsel yoğunluğunu, derinlikli ve disiplinlerarası bir toplumsal çözümlemeyle yoğrulmuş çok-boyutlu bir siyasi eylemliliğe dönüştürmesi ile mümkün olabilir. Aşağıdaki paragraflar bu sürece bir katkı olarak kaleme alınmış önermelerdir.

2. Türkiye’nin bir açılım/çözülme/kopma/hesaplaşma sürecine girdiği son derece net. Ancak bu süreci okumak için kullanacağımız mercek, bu açılım/çözülme/kopma/hesaplaşma sürecinin gidişatını nasıl şekillendirebileceğimizi de etkileyecek. Örneğin, Cumhuriyet mitinglerinin ve 27 Nisan 2007 e-muhtırasının hemen arkasından gelen 22 Temmuz erken seçimlerinde Türkiye toplumunun neredeyse yarıya yakın seçmeninin (%47) derinleşen-yerleşen neoliberal yapılanmaya rağmen AKP’ye oy vermesini nasıl okumalıyız? Bir kez daha yenilgiye uğrayan ulusalcı sol kesim durumu “bu milletten adam olmaz” diyerek açıkladı ama siyasal yelpazenin (sol ya da sağ) liberal kanatlarında yeralan birçok yorumcu seçimlerin sonuçlarını, bundan önceki 1983 (Özal) ve 2002 (AKP) seçimlerine benzer bir biçimde, Türkiye toplumunun, asker-bürokratik kompleksinin dayatmalarına karşı, “yeter, söz milletindir” deyişi olarak okumayı tercih etti.

3. Ve fakat, toplumsal çatlağın koordinatlarını bazı sol-liberal toplum mühendislerinin yaptığı gibi sivil topluma karşı TSK olarak kurgulamak doğru değil. Öncelikle, bu türden “sandık derslerini” Türkiye toplumunun kendiliğinden ve insiyaki bir demokratik tepkisi olarak okumak, toplumsal bilinçaltını demokratik bir içgüdüye indirmek demektir ve böylesine naif bir iyimserlik bize hayal kırıklığından başka birşey vaadetmez. Ama buradaki daha önemli sorun sivil topluma karşı TSK kurgusunun “ordu” olgusunun Türkiye toplumunun içindeki konumunu kavramakta yetersiz kalması. Türkiye’de “ordu,” TSK’nın kurumsal ve fiziki maddiyatının ötesinde, sivil toplumun içlerine uzanan, toplumsal bilinçaltında varlığını sürdüren, ülkenin siyasetine, kültürüne ve iktisadına şekil vermeye devam eden bir olgu, bir kurgu, bir oluşum, bir zihniyet. Tam da bu yüzden, “19 Ocak” göstereninin merkez koordinatlarını verdiği bu çatlağın keskin ve geri dönülmez bir biçimde toplumu baştan başa yardığı günümüz bağlamını okuyabilmek için “ordu” olgusunun Türkiye toplumunun bilinçaltındaki yerini merceğe alan bir çözümleme gerekiyor.

4. Türkiye toplumunun bilinçaltını düzenleyen bir kurgu olarak “ordu”ya üç ayrı açıdan yaklaşmak mümkün: Baba’nın-isimlerinden-biri olarak, yani ataerkil (patriyarkal) bir kurgu olarak; Anadolu’yu ve doğusunu oryantalize eden modernleşmeci bir toplum mühendisi olarak; ve Cumhuriyet Anadolu’sunda kapitalizm’in öncü gücü olarak görev gören bir holding olarak. “Ordu”yu bu üç ayrı (ama içiçe geçmiş) açıdan incelerken amaç onun sivil toplumdaki uzantılarını ve onu sessizce yeniden üreten düşünce kalıplarını görünür kılmak.

5. “Ordu”ya öncelikle onun ataerkil duruşu, konumlanışını merceğe alarak yaklaşmak gerekiyor, cünkü gerek mühendis-ordu gerek holding-ordu, her dönemeçte bu ataerkil duruş tarafından üst-belirleniyor. Bilineni tekrar etmek pahasına: kamu yoklamalarından hep en güvenilir merci olarak çıkan TSK, kendini toplumun babası, sahibi, hamisi olarak görür ve daha önemlisi, toplum da TSK’yı öyle kurgular. TSK’nın resmi söylemi kendini ideolojiler-üstü olarak sunarken, aynı TSK satır aralarında kendisini tek bir ırka dayanan bir millet kavramının koruyucusu ilân eder. Ve fakat, satıhtaki ideolojiler-üstülük ve satır-aralarında ima edilen ırkçılık birbirinin zıttı durumlar olarak algılanmamalıdır. Resmi söylem TSK’yı partiler-üzeri, meta bir konuma yerleştirir ve olası eleştirilerden korurken, ırkçı-milliyetçilik ise onun pederşahi imgesini pekiştirir ve onu “mahalle”de de iktidar sahibi yapar. Azarlayan, gerektiğinde ayar çeken, Anadolu’yu Anadolu’lardan koruyan, devletin gerçek sahibi, kurumsal tarihi Cumhuriyet’in ilanının öncesine dayanan, Cumhuriyet’i bizzat kuran bir Baba.

6. Türkiye toplumunun bu Baba ile olan ilişkisi oldukça çetrefillidir. Türkiye toplumu bir yandan bu Baba figürüne karşı derin bir hayranlık besler, onu kollayıcı/koruyucu bir hami olarak görür, öte yandan ona karşı transgresif bir tepkiselliği de yeniden üretir.  Yukarıda da sözü geçen Cumhuriyet tarihi boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan “sandık dersleri” Baba’ya duyulan tepkiselliğin dışavurumlarından biri ise, bir diğeri de resmi rakkamlara göre sayıları 1 milyona yaklaşan asker kaçaklarıdır. Dolayısı ile ordu ile toplum arasındaki ilişkiyi tepki ve hayranlığın içiçe geçtiği libidinal boyutları ile anlamak için “ordu”yu, Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın kullandığı ifade ile babanın-isimlerinden-biri, yani toplumu organize eden egemen eril fantazilerin merkezine oturmuş, bu fantazilerin öznelerinin (TC vatandaşlarının) “hesap vermek” zorunda olduğu bir yüce gösteren olarak  incelememiz gerekiyor.

7. Milliyetçi ve ataerkil bir kurgu olarak “ordu”nun aslında TSK’nın dışında varolan, toplumun içlerine, bilinçaltına doğru uzayan bir olgu olduğunun en çarpıcı örneği 12 Eylül döneminde “kendimiz hapisteyiz, ama fikirlerimiz iktidarda” diyebilen ülkücülerdir. Tam da bu yüzden bugün ülkücü kesimi temsil eden siyasi partileri “ordu”nun sivil toplum içindeki uzantısı olarak görmemiz gerekiyor. Ülkücüleri “ordu”ya ve dolayısı ile ordunun kendini sahibi olarak gördüğü devlet’e bağlayan ana ilmik tam da “ordu” kurgusunda vücut bulan Baba figürü ile kurulan hayranlık ve tepkiselliğin içiçe geçtiği libidinal ilişkidir. Ülkücü gençler “ordu”nun ideallerine sahip çıkarlar, “ordu” da onlara… –Hrant’ı vuran Ogün Samast’ın jandarma karakolundaki fotoğraflarının bize anlattığı bu gerçektir.

8. Kuşkusuz bu ırkçı-milliyetçilik sadece ülkücülere özgü değil: “ordu” ile hayranlık/tepkisellik ilişkisine giren, onun Baba figüründe koruyucu/kollayıcı özellikler bulan herkes onun ataerkil-milliyetçi projesine müdahildir. “Kürt yoktur”dan başlayıp, “onlar da milliyetçilik yapmayıversin”e dek uzanan oldukça geniş bir Türk milliyetçisi yelpazesini mümkün kılan zihniyet Cumhuriyet tarihi boyunca dağlara taşlara yazılan “Ne Mutlu Türküm Diyene” sloganlarındaki ırkçı-milliyetçiliği görmezden gelen, Fırat’ın doğusuna geçilip ölüm kuyularının ortaya çıkarılmasına vesile olan Ergenekon Davasını ciddiye almamaya devam eden, ya da 12 Eylül döneminde müfredata zorunlu din eğitimi koyduranları hala laikliğin bekçisi olarak gören zihniyet degil midir? Tam da bu yüzden toplumsal olarak hesaplaşmamız gereken sadece Ermeni Soykırımı ve onun inkârı değil, yüzyıl boyunca başta Kürtler olmak üzere Anadolu’da Türk milliyetçiliğinin kalıpları dışında kalan toplumlara yapılan her türlü zorbalıktır.

9. İkinci olarak orduya bir toplum mühendisliği projesi olarak yaklaşabiliriz. Burada hesaplaşma sadece modernizm ile yapılması gereken bir hesaplaşma değil, cünkü sonuçta “ordu”nun toplumu bir mühendislik nesnesi olarak görebilmesini mümkün kılan onu eğitilmesi, uygarlaştırılması gereken bir çocuk olarak görmesidir. Başka bir ifade ile, toplum mühendisi olarak “ordu”nun derinine indiğimizde yeniden Babanın-isimlerinden-biri olarak “ordu” ile karşılaşıyoruz. Toplumu “doğulu” ve “geri kalmış” olarak kodlayan ve modernleşmeyi batılılaşmak olarak algılayan bu zihniyet, aslında Hilmi Yavuz’un dediği gibi kendi kendini “oryantalize” eden bir zihniyettir.

10. Bu toplum mühendisi babanın toplumun içindeki en tipik uzantısının Kemalist gelenek ve onun siyasi partileri olduğunu anımsatmaya sanırım gerek yok. En ilerici olduğu dönemde bile (örn. Köy Enstitüleri döneminde) kendini toplumun hamisi olarak gören “askeri-bürokratik kompleks”in bu sivil kanadı, Türkiye toplumunu “topluma rağmen” yönetmeyi kendine görev edinmiş bu siyasi gelenek ve kadroları, bugün eğer örneğin Ergenekon sanıklarına sahip çıkıyorlarsa, bu kendilerini “ordu”nun sivil toplumdaki uzantıları olarak gördükleri içindir.

11. Öyleyse, ataerkil bir figür olarak “ordu” ideolojik-libidinal-kültürel alanı düzenlerken, toplum mühendisi olarak “ordu” da siyaset alanına çekidüzen verir, vermeye çalışır diyebiliriz. Bu ayrıştırmanın üçüncü ayağını oluşturan bir “holding” olarak “ordu” ise kuşkusuz kendini iktisadî alanda var eder, ya da daha doğru bir ifade ile, iktisadî alanı var eder. Burada holding olarak “ordu”dan kastedilen sadece TSK–OYAK bağlantısı değil. Kuşkusuz, meseleyi salt OYAK çerçevesinde ele alsak bile “ordu”nun sivil toplum içindeki yeri konusunda söyleyecek çok sözümüz olurdu. Ama burada “holding”den kastedilen “ordu”nun kapitalist düzenin kurucusu, öncü-gücü ve bizzat kendisi olması durumu. Günümüzde hala “ordu”ya bel bağlayan, OYAKBANK INGBANK’a satıldığında şaşıran ulusalcı solcuların hep unuttuğu, unutmak istediği bir gerçeği anımsatalım: IMF ve Dünya Bankası’nın en sert yeniden yapılanma programlarından biri 12 Eylül döneminde, cunta idaresi ve himayesi altında başlatılmıştır (cunta rejiminin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı, piyasa mühendisi Turgut Özal’ın önderliğinde). Başka bir ifade ile, Naomi Klein’in “şok terapisi” adını verdiği, askeri darbe, işkence ve ekonomik liberalleşmeden oluşan üç aşamalı neoliberal karşı-devrimin (İngiltere ve ABD ile senkronize bir biçimde) Anadolu’daki uygulayıcısı 12 Eylül rejimidir.

12. Tam da bu zeminde, yani Türkiye’nin küresel pazar ekonomisine eklemlenme zemininde “ordu”nun neoliberal islam ve onu siyasi temsilcileri ile bir alıp veremediği yoktur. Günümüz Türkiye’sindeki muhafazakar sağ geleneğin merkezdeki taşıyıcısı durumdaki neoliberal islam da, tüm muhalefetine rağmen aslında bir holding olarak “ordu”nun toplumdaki uzantısıdır ve gerektiğinde sırtını mülkiyet haklarının koruyucusu “ordu”ya dayamasını bilir. Neoliberal islamın emperyalist yeni-Osmanlı projesi ile askerlerin TC sınırlarının güneyine (sıcak takip ve önceden müdahele adına) inme hevesinin aslında ortak bir emperyal tavrın farklı vecheleri olduğunu idrak edebilmek için Davos’ta Erdoğan Gazze’yi bombalayan İsrail’e “one minute” diye bağırırken Türk F16’larının Kandil dağlarını bombalamakta olduğunu anımsamak yeterli olacaktır.

13. Ama lafı uzatmadan meselenin daha doğrudan iktisadi boyutlarını görünür kılacak soruları sıralayalım: Bu bitmeyen savaşın ekonomi-politik etkisi, görünmez şiddeti nedir? Atılan bombaların, yakılan köylerin üzerinden kimler kazanır, zengin olur, kimler kaybeder, yoksullaşır? Hangi silah tacirleri, üreticileri zengin olur? Hangi toplumsal kesimler zorla göç ettirilir? Hangi kentler göç alır, hangi kesimler kabaran işsizler ordusunda yerlerini alır? Ya peki televizyon ekranlarını dolduran bombalama imgelerinin, asker cenazelerinde ağlayan asker yakınlarının görsel ekonomisi nedir? Kimler o imgelerin arasına sıkıştırılan reklamlardan gelir kazanır? Kısacası, holding olarak “ordu” da, tıpkı Baba olarak “ordu” ve mühendis olarak “ordu” gibi sivil toplumun içlerine kadar uzanır.

14. Buradaki temel önerme, yazılanları toparlarsak, sivil toplum-ordu ayrımının sorunsallaştırılması gerektiği. Gerekiyor çünkü, “ordu”  Türkiye toplumunun hem ideolojik-kültürel-libidinal, hem siyasî, hem de iktisadî düzenlerini derinden biçimlendiren bir kurgu. Gerekiyor çünkü, 19 Ocak 2007 akşamı “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” sloganları ile başlayan sürecin “hakikat”ına ancak içimizdeki “ordu” ile hesaplaşırsak sadık kalabileceğimize inanıyorum.

[*] Halil Berktay, Yaşadığımız Şu Korkunç Otuz Yıl: 1978-2008 Türkiyesi Üzerine Notlar (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2008), 61.